
TEVAZU İNSANI YÜCELTİR
Allah (c.c) bu dinin son tebliğcisi, Resuller dizisinin son incisi olan ve ümmetinin onun uğruna: “Anamız babamız sana feda olsun Ya Resulallah!” dedikleri sevgili peygamberimize, ümmetine kol kanat germek ve kendisine uyanlara karşı mütevazı davranmasını tavsiye ediyor. Bu tavsiye sadece Peygamberimiz (s.a.v.)’e değil, onun şahsında bütün inananlara yapılmış bir tavsiyedir.
Tevazu kavramını biz Türkçemizde çok kullanıyoruz. Bu kavramın karşılığı alçakgönüllü olmak demektir. Yani “yaratılanı yaratandan ötürü sevmek”, yaratılanların içerisinde büyük veya küçük, hak kim tarafından ifade edilirse edilsin, onun insanlar içerisindeki konumuna bakmadan hakkı kabul edip boyun bükmektir
Çünkü Rabbimiz müminleri kardeş kılmış ve üstünlüğün sosyal statüde değil, Allah’a karşı olan vazifelerimizi yapmada olduğunu bildirmiştir. O zaman müminler kardeş olduklarını unutmamalı, birbirlerine karşı hiçbir zaman kaba davranmamalı, kendilerini diğer kardeşlerinden asla üstün görmemeli, onları konumlarından dolayı küçümsememeli ve de kendilerinden bir kabalık gördüğünde hemen yüz çevirmemelidir. Onların hoş olmayan bu hallerine karşı anlayışlı olmalıdır.
Herkes Hz. Âdem ve Havva’nın çocuklarıdır. Babamız Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Bu cümleden hareketle hiç kimsenin üstünlük iddiasında bulunmaya, sülalesiyle övünmeye veya bir başkasını mensup olmuş olduğu milletiyle küçümsemeye hakkı yoktur. Çünkü Allah büyüklenenleri ve kendilerini beğenenleri sevmez. Efendimizde kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini hadislerinde açıkça beyan etmiştir.
Bu konuda bize en güzel örnek rahmet peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Ebu Hureyre rivayet ediyor:
Cebrail Resulüllah’la beraber otururken gökyüzüne baktı, bir meleğin indiğini görerek Resulüllah’a: “Bu melek yaratıldığından şu ana kadar yeryüzüne hiç inmedi” dedi. Melek inince Resulüllah’a:
—Ey Muhammed! Rabbin beni hükümdar peygamber mi, yoksa kul peygamber mi yapayım diye gönderdi, dedi. Cebrail:
—Ey Muhammed! Rabbine karşı tevazu göster, dedi. Bunun üzerine Resulüllah:
—Ben kul peygamber olmak istiyorum, buyurdu. Başka bir rivayette şu cümle ziyade edilmiştir:
Bu olaydan sonra Resulüllah (s.a.v.) arkaya yaslanarak yemek yemedi ve şöyle derdi: “Kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum.”(M. Yusuf KANDEHLEVİ, Muhtasar Hayatü’s Sahabe, s, 375)
Allah Resulü hayatı boyunca “kul peygamber” olduğunu ortaya koymuş ve ashabından farklı bir hayat yaşamamıştır. Bir gün Allah Resulü evinden bastonuna dayanarak çıkıp arkadaşlarının yanına gidiyor. Arkadaşları O’nu görür görmez ayağa kalkmaya çalışıyorlar. Bunun üzerine: “Yabancıların yaptığı gibi yapıp ayağa kalkmayınız. Onların bir kısmı bir kısmını ulular” buyurarak, ayağa kalkmalarına müsaade etmemiştir.
O bir rahmet peygamberi olmasına rağmen, kendisini ashabından üstün görmezdi. Mescidi yaparken, Hendek kazarken ve düşmanla çarpışırken onlardan hiç mi hiç ayrılmıyordu. Bir gün kendisine bir bez parçasıyla güneşten korumak için gölgelik yapmaya çalışan bir sahabeye: “Bırak” dedi ve elinden bezi alarak yere koyduktan sonra: “Bende sizin gibi bir insanım” buyurdu. (M. Yusuf KANDEHLEVİ, Muhtasar Hayatü’s Sahabe, s, 376)
Kibir ve gururlarından insanları yanlarına yaklaştırmayan yöneticilere, malıyla övünüp insanlara tepeden bakan şımarık zenginlere ve de bir şeyler biliyorum havasına girip burnundan kıl aldırmayan “mabet artistlerine”, efendimizin şu iki hali ders olmalıdır.
Enes radıyallahu anh şöyle anlatıyor:
Medineli bir adamın hizmetçisi peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in elinden tutar, onu istediği yere kadar götürürdü.(Buhari, Edeb 61) Yine Enes’in başka bir rivayetinde de; Medineli herhangi köle bir kadın peygamberin önüne düşer, ihtiyacını gördürmek üzere istediği mahalleye götürür ve efendimizde bu durumdan hiç rahatsız olmazdı.
Bir gün bir adam peygamberimizi ziyarete gelmişti. Bir anda kendisini Resulüllah Sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunca heyecanlanıp titremeye başladı. Resulüllah onu bu halde görünce:
“Kendine gel arkadaş! Ben hükümdar değilim. Ben, kadid (güneşte kurutulmuş et, kuru ekmek) yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum!..” buyurarak teskin etti. (İbn Mace, Et’ime 30)
Sahabe O’na kol kanat geriyor ve yüzüne bakmaya doyamıyorlardı. Bir topluluğa gitse, hemen kalkıp gölgesinde oturup dinleneceği bir kulübe yapmaya çalışıyorlar. Fakat Resulüllah: “Hayır! İster ayaklarıma bassınlar, ister eteğimi çeksinler ölünceye kadar aralarında oturacağım. Bundan rahatsızlık duymam” diyor.
Sevgili peygamberimiz sade bir hayatı ve alçakgönüllülüğü huy edinmişti. Bu sadelik O’nun her halinde tezahür ediyordu. O’nun inşa etmiş olduğu asrısaadetin mimarları da mütevazı insanlardı. Gurur, kibir, riya ve övünmek onların hayatlarından çok uzak şeylerdi. Hangisinin hayatına baksak, tevazu anlamında birçok örnek davranışlar görebiliriz. Biz burada Hz. Ömer (r.a)’in Halifelik dönemindeki alçak gönüllülüğünü anlatan bir olayı zikredelim.
Hz. Ömer halifeliği sırasında bir gün ashâb-ı kirâmdan Cârud İbni Muallâ ile Medine sokaklarında gezerken karşılarına Havle Binti Sa’lebe çıktı. Resulüllah zamanında genç bir kadın olan Havle artık ihtiyarlamıştı. –Havle, yaşlı kocasıyla arasında geçen bir meseleyi Resulüllah’a şikâyet etmiş, Allah’ta onun bu şikâyetini işitmiş ve meseleyi halletmek üzere Mücadele suresinin ilk ayetleri inmişti.- İşte bu ihtiyar hanım sahâbi:
—Ömer! diye seslendi.
Ömer radıyallahu anh durunca Havle ona şunları söyledi:
—Biz seni hayli zaman “Ömercik” diye bilirdik. Sonra büyüdün “delikanlı Ömer” oldun. Daha sonra da sana “Müminlerin Emiri Ömer” dedik. Allah’dan kork ve insanların işleriyle ilgilen. Zira Allah’ın azabından korkan kimseye uzaklar yakın olur. Ölümden korkan, fırsatı kaçırmaktan da korkar.
Bu sözler üzerine Hz. Ömer duygulandı ve ağlamaya başladı. Onun bu haline üzülen Cârud, Havle’ye dönerek:
—Yeter be kadın! Müminlerin Emiri’ni rahatsız ettin, dedi. Hz. Ömer arkadaşına şunları söyledi:
—Bırak onu istediğini söylesin! Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun? Bu, şikâyetini Allah Teâlâ’nın arşı a’lâdan duyup değer verdiği Havle’dir. Vallahi beni geceye kadar burada tutmak istese, namazımı kılıp gelir yine onu dinlerdim.(Riyazü’s Salihin, c, 3, s, 508)
Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız tevazu işte budur. Koca halife hiçbir gurura kapılmadan yaşlı bir kadını uzun müddet ayakta dinliyor. Bugün hangi makam sahibi böyle bir davranışı sergileyebilir? Hangi varlık ve ilim adamı bu mütevazılığı gösterip de halkının bu uyarılarına yüksünmeden kulak verebilir? Etrafındaki korumalarından kendilerine yaklaşılamayan makam sahipleri, insanlığa tevazudan dem vurup, ama küçücük çantalarını dahi böbürlenerek yanındakilere taşıtan “mabet artistleri” ve ne oldum delisi olup kul olduğunu unutan biz şımarık Müslümanların hakikaten işi çok zor.
Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor:
Bir gün Peygamberimizle birlikte elbise almak için çarşıya çıkmıştık. Satıcıya “ölç” buyurdu. Satıcı yerinden fırladı ve Peygamber efendimizin elini öpmek istedi. Peygamberimiz elini vermedi ve şöyle buyurdu:
—Acemler krallarına böyle yaparlar; ben kral değilim, ben sadece sizden biriyim.
Sonra elbiseyi aldık. Ben taşımak istedim, kabul buyurmadı ve bu defa da bana hitaben:
—Eşyasını sahibinin taşıması daha uygundur, dediler. (Kadı İyaz, Şifa, I, 103)
Görüldüğü gibi Peygamberimiz kendi işlerini başkasına yaptırmazdı. Kendi elbiselerini temizler, keçisini sağar, söküğünü diker ve pabucunu kendisi yamardı. Çocuklarla ilgilenir, hizmetçilerle aynı sofraya oturur ve ev işlerinde hanımlarına yardım ederdi.
Örnek kul ve son Resul olan Hz. Muhammed (s.a.v) âlemlere rahmet gönderilmesine rağmen ashabından farklı yaşamamıştır. Mütevazı bir hayat yaşadığını her davranışıyla ortaya koymuş ve alçakgönüllülüğü ümmetine de tavsiye etmiştir.







