
ALEMLERE RAHMET HZ. MUHAMMED -10/2- (S.A.V)
Ümmü Eymen’e karşı vefası…
Ümmü Eymen künyesiyle meşhur olan Bereke binti Sa’lebe, Fahr-i Kâinat efendimizin babası Abdullah’ın cariyesiydi. Uzun yıllar peygamberimizin babası Abdullah’ın cariyesi olarak peygamber ocağına hizmet etti.
Abdullah’ın vefatından sonra da Âmine Hatuna yardıma ve nur yüzlü evladı Muhammed’e (s.a.v) hizmete devam etmiştir. Peygamberimiz (s.a.v) çocukluğundan beri kendisine hizmet eden Ümmü Eymen’e her zaman hürmet ve iltifat ederdi. Uzun süre kendisine dadılık yapan bu kadını çok sever ve sayardı. Kendisini ona, onu da annesi kadar kendisine yakın görürdü. Peygamberimiz (sav) hayatta olduğu sürece Ümmü Eymen’i hep el üstünde tuttu ve ona hep “anneciğim!” diye hitap etti. O’na her zaman şefkat ve merhamet kanatlarını gerdi. “Sen benim ikinci annem sayılırsın” diyerek sevgi ve saygısını eksik etmediği bu kadın için, şu paha biçilmez değerdeki sözleri söyledi:
−Ümmü Eymen, annemden sonra annemdir. O bana annemden kalan bir yadigârdır.
Öz annesi Âmine Hatuna karşı olan vefa ve sevgisi…
Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye Umresi sırasında Mekke’ye giderken, annesinin kabrinin bulunduğu Ebva’ya uğradı. Annesinin mezarını ziyaret etti. Bu ziyaret esnasında annesinin kabrini eliyle düzeltti. O an gözlerinin önünden yıllar önce annesini kaybettiği günü ve ölürken söylediği sözleri hatırladı. Çünkü annesi onu ölmezden önce hasretle kucaklayıp bağrına basmış ve ona derin derin bakmıştı. O son bakışlarıyla yetim yavrusuna şu sözleri söylemişti;
“Her hayat sahibi ölecek.
Her yeni eskiyecek.
Her büyüyen fena bulacak, yok olacak.
Bende öleceğim.
Ne mutlu bana ki, böyle bir hatıra bırakarak gidiyorum.” (İ.L.ÇAKAN, Peygamberler ve Tevhid mücadelesi, s–263)
Âmine annemiz bunları düşünüyor ve bunları söylüyordu. Değerli yavrusuna daha doyamadan, ahirette buluşmak üzere ondan ayrılırken yüzü gülüyordu; mutluydu, huzurluydu, Kâbe’yi putlardan temizleyecek oğlu adına umutluydu.
Annesiyle olan yolculuğunu ve bu yolculuk esnasında annesini kaybettiği anları bir bir hatırlayıp teessüründen ağladı. Resulüllah’ın (s.a.v) ağladığını gören Müslümanlar da ağladılar. Allah Resulü (s.a.v) kendisine niçin ağladığını soran müslümanlara şu cevabı verdi:
“Annemin, benim hakkımda şefkat ve merhametini hatırladım da ağladım.” (İbn Sa’d, Tabakat, 117)
Resulüllah (s.a.v), annesine karşı olan sevgisini geçmişteki beraber yaptıkları yolculuğu ve yolculuk anında yaşadıklarını hatırlayıp ağlamasıyla; vefasını ise, mezarını ziyaret edip elleriyle mezarını düzelterek gösteriyor.
Amcası Ebu Talib ve Hanımı Fatma Hatuna vefası…
Peygamberimiz (s.a.v), sekiz yaşından sonra amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başladı. Ebu Talib ve eşi Fatıma yıllarca efendimize sahip çıktılar. Ebu Talib onu yanından hiç ayırmaz, nereye gitse onu yanında götürürdü. Bu koruma ve kollama görevi, peygamberliği döneminde de devam etti. Müşriklerin bütün baskı ve tehditlerine karşı hep yeğeninin yanında yer aldı.
Müşriklerin müslümanlara ekonomik boykot ve tecrit uyguladıklarında Ebu Talib, inanmamasına rağmen “İstediğini yap yeğenim! Seni onların eline teslim etmem” deyip peygamberimizin yanında yer aldı.
Peygamberimiz (s.a.v) kendisini kırk yıl kadar himaye eden amcasını çok sever ve sayardı. Ona karşı saygıda kusur etmezdi. Kendisine çok iyiliği dokunan amcasının müslüman olmasını arzuluyordu. Çünkü ahirette ona şefaat edebilmesi için müslüman olması gerekiyordu. Hastalığı ağırlaşan ve yüzünde ölüm emareleri beliren amcasının yanına son bir umutla girip:
“Ey amcacığım! Ölümünden önce Lailahe illallah de ki, kıyamet gününde senin Müslümanlığına tanıklık edeyim” (Buhari, Menakibü’l-Ensar, 40)diyerek, ona olan vefasını bir kez daha göstermiştir.
Ebu Talib’e olan vefasından biride, onun yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi yanına almasıdır. Ebu Talib’in altı çocuğu vardı, fakat maddi durumu iyi değildi. Peygamberimiz ise Hz. Hatice ile evliliğinden dolayı durumu iyiydi. Amcası Abbas ile Ebu Talib’in yükünü hafifletmek için konuştular ve sonunda Hz. Ali’yi peygamberimiz, Caferi’de durumu daha iyi olan amcası Abbas yanına aldı.
Ebu Talib’in Eşi Fatma Hatun, peygamberimizin hayatında bambaşka bir yere sahiptir. Sekiz yaşından itibaren amcasının evinde kalan peygamberimize, Fatma Hatun öz oğlu gibi davranmış, hatta daha üstün tutmuş ve onu öz oğullarıyla birlikte bağrına basmıştır. Sevgiyi ve şefkati ondan esirgemiyor; yiyip içmede, giymede ve diğer faaliyetlerde öz çocuklarından ayrı tutmuyordu.
Peygamberimizde (s.a.v), onun küçükken kendisine yaptığı bu hizmeti ve iyiliği ömrü boyunca hiç unutmamıştı. Bu cümleden olarak onu her zaman ziyaret eder, hal hatır sorar ve yengesine hürmette kusur etmezdi.
Fatma Hatun vefat ettiğinde, sevgili peygamberimiz (s.a.v): “Annem öldü” demişti. Kefen olarak gömleğini vermiş ve onu kendi elleriyle kabre indirmiştir. Yengesinin ölümü üzerine çok üzülmüş ve sebebi sorulunca da: “Ebu Talib’ten sonra, bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan hiçbir kimse yoktur. Ona gömleğimi kefen olarak verdim. Kabre ısınması ve alışması için de oraya kendisiyle birlikte uzandım” diye cevap vermiştir.
Yine birçok siyer kitabında değişik, fakat benzer ifadelerle peygamberimiz, Fatma Hatunun ölümü karşısındaki üzüntüsüne hayret edenlere:
“-Nasıl üzülmeyeyim? Ben onların yanında öksüz bir çocukken, kendi çocukları aç durur, suratlarını asarlarken o, önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocuklarını bırakır, benim saçımı tarardı. O benim annem gibiydi” demiştir.
İnsanların ekserisi vefa duygusundan uzak, yapılan iyilikleri çok çabuk unutur gider. Ama efendimiz (s.a.v) çok vefakâr bir dost olarak hayatını yaşamış, kendisine iyiliği dokunan hiç kimseye vefasızlık etmemiştir. Buraya kadar ifade etmiş olduğumuz hakikatler ve daha buraya almadığımız nice birçok örnek davranış gösteriyor ki, âlemlere rahmet efendimiz kendisine iyiliği dokunan herkese çok sıcak ve samimi davranmış; onlara gerekli ilgi ve alakayı göstermiş, ihtiyaçları olduğunda da her türlü yardımda bulunmuştur. Her konuda bize örnek olan âlemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.v) efendimiz, vefa konusunda da en güzel örnektir.







